TEPAV Eski hesaplar, yeni denklem İran savaşı ve bölgesel düzenin yeni kodları
Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı, Eski hesaplar, yeni denklem: İran
savaşı ve bölgesel düzenin yeni kodları başlıklı bültenini yayımladı. Bültende
şu ifadelere yer verildi:
ABD ile İran arasında 47 yıldır süren husumetin bir gün doğrudan ve konvansiyonel
bir çatışmaya evrilmesi, Trump yönetiminin stratejik okumasına3 göre kaçınılmaz
bir ihtimal olarak görülüyordu. Ancak Washington ile Tel Aviv'in İran'a karşı
birlikte başlattığı Destansı Öfke Operasyonu, daha ilk günden müttefiklerin
aynı stratejik öncelikleri paylaşmadığını da ortaya koydu. 7 Nisan'da varılan
ateşkesten4 ve 17 Haziran'da Trump ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan arasında
imzalanan 14 maddelik5 mutabakat zaptından bu yana yaşananlar, askeri başarı
anlatısının hızla diplomatik bir gerilim alanına dönüştüğünü gösteriyor. Sürecin
akıbeti belirsizliğini korurken müzakerelerin kalıcı bir anlaşmaya evrilmesi
de kolay görünmüyor. Ancak mevcut gidişat, şimdiden beklenmedik sonuçlar doğurmaya
aday bir tabloya işaret ediyor: Washington ile Tel Aviv arasındaki çıkar
ayrışması derinleşme potansiyeli taşırken Washington-Tahran hattında, normalleşmenin
ilk adımları atılıyor.
Bu ayrışmanın merkezinde, İsrail'in 7 Ekim sonrasında kendisine biçtiği bölgesel
rol bulunuyor. Hamas'ın 7 Ekim 2023'te6 düzenlediği terör saldırısının ardından
İsrail, önce Gazze'de Demir Kılıçlar7 adı altında yürüttüğü katliamla, ardından
da Lübnan'da Hizbullah'a karşı genişlettiği Kuzey Okları8 harekâtıyla ve
Suriye'den Yemen'e uzanan İran bağlantılı hedeflere yönelik operasyonlarla, Amerikan
askeri ve diplomatik desteğini arkasına alarak kendisini bölgenin fiilî
düzen kurucu gücü olarak konumlandırmaya çalıştı. Bu strateji İsrail'e kısa vadede
ciddi bir caydırıcılık ve hareket serbestisi sağladı, fakat aynı zamanda Tel
Aviv'in güvenlik tahayyülünü Amerikan gücünün sınırlarına bağımlı hâle getirdi.
Zira dünyanın en gelişmiş askeri kapasitesine sahip olsa da ABD'nin gücü, ne
müttefiklerinin maksimalist taleplerini ne de kendi iddialı siyasi hedeflerini
sınırsız biçimde hayata geçirmeye yeterli.
Nitekim bugün ABD'nin İran'la imzaladığı 14 maddelik mutabakat zaptı, yalnızca çatışmaların
durdurulmasını değil, Washington-Tahran ilişkilerinde esaslı bir normalleşmenin
kapısını aralamayı hedefliyor. Trump, İsrail'in9 İran'ın nükleer silah
tehdidinden kurtulduğu için Amerika'ya teşekkür etmesi gerektiğini savunabilir.
Fakat aynı Amerika'nın, İran'la ilişkileri normalleştirmenin ötesine geçerek
Tahran'a yönelik uluslararası yaptırımların kaldırılmasını, İran petrolünün
yeniden piyasaya dönmesini ve İran ekonomisinin yeniden inşasını gündeme alması,
İsrail açısından hiç beklenmeyen stratejik bir durum yaratıyor. Haliyle bu gidişat,
mevcut ateşkes sürecini İsrail tarafından sabote edilmeye daha açık hâle
getirirken savaşın nihai muhasebesini de yalnızca İran'ın ne kadar zayıflatıldığı
sorusuna indirgemeyi imkânsız kılıyor. Zira İsrail'in Amerikan gücüne dayanarak
inşa ettiği bölgesel üstünlük anlatısı, belki de bugüne kadarki en ciddi
sınavıyla karşı karşıya kalıyor.
Ateşkesin Zorunluluğu
Ortadoğu'da kalıcı barış gibi iddialı söylemler bugüne kadar çoğu zaman karşılık
bulmadı. Bölgenin tarihsel yükü, bu yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan kırılmalar
ve aktörleri birbirine yaklaştırmaktan çok uzaklaştıran siyasi ve askeri tercihler,
bugün de barış kelimesini fazla iyimser bir çerçeveye oturtuyor. Bu nedenle
mevcut tabloyu kalıcı barış ihtimali üzerinden değil, ateşkesi zorunlu kılan
karşılıklı çıkarlar üzerinden okumak daha isabetli olur. Zira bütün belirsizliklerine
rağmen hem Washington'ın hem de Tahran'ın ateşkesi sürdürülebilir kılmakta
somut çıkarları bulunuyor.
Trump'ın 17 Haziran'da Fransa'daki G7 temasları sırasında düzenlediği basın toplantısında
İran'la varılan mutabakatı savunurken kullandığı dil de bu gerçeği açıkça
ortaya koydu. Trump, savaşın devam etmesi hâlinde küresel ölçekte ekonomik
bir felaket10 yaşanabileceğini belirterek çatışmanın artık yalnızca bölgesel
bir mesele olmadığını teslim etti. Hürmüz Boğazı'nın kapanması, petrol sevkiyatının
aksaması ve dünya ekonomisinin yeni bir şokla karşı karşıya kalması ihtimali,
Washington açısından askeri baskının diplomatik bir eşikle sınırlandırılmasını
zorunlu kıldı.
Bu zorunluluk, Trump'ın müzakerelere eşlik eden tehditkâr üslubunu ortadan kaldırmadı.
Bu gergin ortamda, pamuk ipliğine bağlı ateşkes sürecinde, Tahran, mutabakat
zaptının ilk maddesinde öngörülen Lübnan dahil tüm cephelerde askeri operasyonların
derhal ve kalıcı biçimde sona erdirilmesi11 taahhüdüne rağmen İsrail'in
Lübnan'daki saldırılarını sürdürmesini, anlaşmanın sahada karşılık bulmadığının
göstergesi olarak sundu ve Hürmüz Boğazı'nı kapatma tehdidini de bu baskı
denkleminin parçası hâline getirdi. Trump ise bu hamleye son derece sert bir karşılık
verdi. İranlı yetkililere Boğazı kapatırsanız ülkeniz kalmaz12 mesajını
ilettiğini söyleyen Trump, bununla da yetinmeyerek ABD'nin Hürmüz Boğazı'nın
koruyucu meleği rolünü üstlenebileceğini, boğazı devralabileceğini ve petrol
akışından yüzde 20 pay13 alabileceğini öne sürdü.
Ancak Trump'ın siyasi iletişim dilinin alışıldık devlet adamlığı kalıplarına sığmaması,
mevcut ateşkesin arkasındaki rasyoneli gölgelememeli. Tıpkı bir yıl önce
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'ye Üçüncü Dünya Savaşı'nı riske ediyorsun14
çıkışında olduğu gibi, Trump burada da krizi kişiselleştiren ve tehdidi
müzakere aracına dönüştüren bir dil kullanıyor. Fakat bu kez dikkat çekici olan,
aynı riski bizzat kendi başlattığı askeri tırmanmanın üretmiş olmasıdır.
Geldiğimiz noktada tarafların Trump'ın çıkışlarının müzakere masasını devirmesine
izin vermemeye çalıştığı anlaşılıyor. İran heyetinin bu açıklamalar üzerine görüşmelere
ara vermesi15 ve Trump'tan özür talep etmesi, sürecin ne kadar kırılgan
olduğunu gösterdi. Ancak bu kırılganlık, ateşkesin gereksiz olduğu anlamına
gelmiyor, tam tersine, taraflar arasındaki mekik diplomasisinin asıl işlevinin
tam da bu tür kriz anlarında masanın dağılmasını engellemek olduğunu ortaya koyuyor.
Bu nedenle mevcut ateşkes, taraflar arasında güvene dayalı bir barış mimarisinden
çok, askeri tırmanmanın maliyetlerini kontrol altında tutmaya dönük zorunlu
bir ara düzenleme niteliği taşıyor.
Trump'ın ateşkesi sürdürmeye ihtiyaç duymasının en önemli nedeni de burada belirginleşiyor.
Amerikan Başkanı, mutabakatın ardından petrol fiyatlarının gerilemesini
ve borsadaki toparlanmayı,16 başarı olarak sundu. Bu anlatı, yalnızca ekonomik
değil, aynı zamanda iç siyasi bir anlam taşıyor. Zira enflasyonun yeniden
yükselmesi, enerji fiyatlarının kontrolden çıkması veya savaşın Amerikan halkı
nezdinde daha pahalı bir gündeme dönüşmesi, Trump'ın kasım ayındaki kongre seçimlerine
giderken ihtiyaç duyduğu siyasi anlatıyı sıfırlayabilir.
Temsilciler Meclisi'nin Demokratlara geçmesi, Trump açısından yönetilebilir bir
siyasi maliyet üretecek olsa da, Senato'da Cumhuriyetçi çoğunluğu kaybetmesi kendisi
ve ailesi açısından çok riskli bir sürecin başlangıcı olabilir. Bu nedenle
ateşkes, Trump için yalnızca bir dış politika tercihi değil, kasım kongre seçimlerine
giderken iç siyasi dengeyi koruyabilmek için ihtiyaç duyduğu araçlardan
biridir.
İran Kazançlı mı?
İran açısından da benzer bir zorunluluk söz konusudur. Trump'ın İran'ın savaştan
kazançlı çıktığı yorumlarına verdiği sert tepki, Washington'ın savaşı nasıl
çerçevelediğini gösteriyor. Trump'a göre İran, savaşın ilk 37 gününde ağır bir
askeri ve ekonomik darbe aldı, füze kapasitesinin büyük bölümü imha edildi, hava
savunma sistemleri ciddi biçimde yıpratıldı, donanma unsurları hedef alındı ve
deniz ablukası İran ekonomisi üzerindeki baskıyı daha da artırdı. Dahası Trump,
İran'ın uğradığı zararın bir trilyon doların üzerinde olduğunu ve ülkenin mevcut
yıkımı telafi etmesinin 15 ila 20 yıl sürebileceğini savundu.17 Bu yaklaşım,
İran'ın jeopolitik açıdan kazanımlarını öne çıkarmayarak eksik kalabilir, ancak
yine de Washington'ın İran'a verdiği mesaj açıktır: Tahran'ın askeri kapasitesini
yeniden inşa etmesi zaman alacak, ekonomik nefes alma imkânı ise mutabakata
uyumuna bağlı olacaktır.
Bu nedenle İran için ateşkes, zafer ilan edilebilecek bir sonuçtan ziyade rejimin
yıpranmayı yönetmesi, ekonomiye nefes aldırması ve yaptırımların gevşetilmesi
ihtimalini canlı tutması bakımından önem taşıyor. Washington'ın doğrudan mali
destek sağlamadan, İran'ın kendi kaynaklarına, dondurulmuş varlıklarına, petrol
gelirlerine ve dış yatırımlara erişimini şartlı biçimde mümkün kılma yaklaşımı,
Tahran'a hem bir çıkış yolu hem de sürekli bir baskı mekanizması sunuyor. İran'ın
bu süreci kabul etmesi, askeri kayıplarını görünmez kılmaya yarayan bir zafer
anlatısından çok, mevcut şartlarda zaman kazanma ve yeniden toparlanma ihtiyacının
bir sonucu olarak okunmalıdır.
Nitekim dış saldırı karşısında İran rejimi, kısa vadede savaş öncesine kıyasla güçlenmiş
görünse de bu durum, içerideki yapısal meşruiyet sorunlarını ortadan kaldırmıyor.
İran halkı, Washington ve Tel Aviv'deki bazı beklentilerin aksine,
saldırı altında rejimi devirmeye yönelmedi, ancak bu, rejimden değişim talep eden
toplumsal kesimlerin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, savaş, İran
halkına bir kez daha hem kendi rejiminin baskıcı sınırlarını hem de ABD ve İsrail'in
İran toplumunu gerçek anlamda önceleyen bir siyaset izlemediğini gösterdi.
Dolayısıyla mevcut ateşkes, ne Washington ne de Tahran açısından ideal bir barış
zemini sunuyor. Fakat her iki taraf için de savaşın kontrolsüz biçimde devam etmesinden
daha az maliyetli bir seçenek ortaya koyuyor. ABD açısından mesele enerji
fiyatlarını, küresel piyasaları ve iç siyasi dengeyi korumak, İran açısından
ise askeri yıpranmanın ardından ekonomik ve kurumsal toparlanma imkânı yaratmak.
Bu nedenle ateşkesin kırılganlığı kadar zorunluluğu da görülmeli. Ortadoğu'da
kalıcı barıştan söz etmek, bugün için fazla iddialı olabilir ancak savaşın
sınırlarına dayanan tarafların ateşkese ihtiyaç duydukları da çok açıktır.
İsrail'in Beklemediği Sonuç
Savaş başladığında İsrail, Amerikan gücünü arkasına alarak kendisini bölgenin fiilî
süper gücü gibi konumlandırıyordu. Daha savaşın ilk gününden itibaren İran'ın
Ruhani lideri Seyid Ali Hamaney dahil Tahran'daki üst düzey siyasi ve askeri
kadroların hedef alınması18, İran İslam Cumhuriyeti'nin devamını savunan aktörlerin
meşru hedef olarak görülmesi ve savaşın ilk günlerinden itibaren rejimin
bütünlüğünü sarsmaya19 dönük hamleler, Tel Aviv'in bu çatışmadan yalnızca İran'ın
askeri kapasitesinin zayıflatılmasını değil, İran rejimini bitirmek20 istediğini
gösteriyordu. Bu bağlamda da İsrail açısından savaşın mantığı, İran'ın nükleer
ve füze kapasitesinin törpülenmesinin ötesine geçiyor, Tahran'ın bölgesel
nüfuzunun, ideolojik sürekliliğinin ve diplomatik manevra alanının kalıcı biçimde
daraltılmasını ve hatta sonlandırılmasını hedefliyordu.
Oysa gelinen noktada ortaya çıkan tablo, İsrail'in savaşın başındaki beklentileriyle
tam olarak örtüşmüyor. 17 Haziran'da imzalanan 14 maddelik mutabakat zaptı,
İsrail'in adını doğrudan anmasa da, birinci maddede yer alan mevcut savaştaki
müttefikler ifadesiyle Tel Aviv'i fiilen21 denklem içine alıyor. Buna rağmen
metnin İsrail'e danışılmadan hazırlanmış olması, Lübnan dahil tüm cephelerde askeri
operasyonların derhal ve kalıcı biçimde sona erdirilmesini öngörmesi ve tarafların
birbirlerine karşı güç kullanmaktan ya da güç kullanma tehdidinden kaçınmasını
şart koşması, İsrail açısından başlı başına sınırlandırıcı bir çerçeve
yaratıyor. Başka bir ifadeyle, İsrail, savaşın askeri cephesinde Amerikan desteğini
yanında bulurken savaşın diplomatik sonucunda bunun aynı ölçüde belirleyici
olmadığını görmeye başlıyor.
Daha da önemlisi, mutabakat zaptının ikinci maddesinden itibaren Washington ile
Tahran arasında yalnızca ateşkesin değil, ilişkilerin esastan normalleşmesinin
de kapısının aralandığı görülüyor. Tarafların birbirlerinin egemenliğine ve toprak
bütünlüğüne saygı göstermeyi, iç işlerine karışmamayı ve nihai anlaşma için
müzakere sürecini işletmeyi taahhüt etmeleri, kâğıt üzerinde zaten Birleşmiş Milletler
Şartı'nda yer alan ilkelerin ötesinde bir anlam taşıyor. Ancak bu, ABD'nin
İran'la ilişkisini yalnızca nükleer dosya ya da askeri gerilimi azaltma başlığı
altında değil, daha geniş bir normalleşme perspektifiyle yeniden kurmaya
hazırlandığını gösteriyor. İsrail'in hiç hesaplamadığı sonuç tam da burada beliriyor.
Çünkü savaşın başında İsrail'in hedef aldığı rejimle, savaşın sonunda Amerika'nın
konuşmaya başladığı rejim, aynı rejimdir. Tel Aviv'in yok edilmesini, en azından
ağır biçimde çözülmesini beklediği İran İslam Cumhuriyeti, şimdi Washington'ın
muhatabı olarak masadadır. Üstelik bu masa yalnızca güvenlik başlıklarından
ibaret değildir. Deniz ablukasının kaldırılması, İran petrolünün yeniden piyasaya
dönebilmesi, bankacılık ve sigortacılık işlemleri için muafiyetler verilmesi,
dondurulmuş varlıklara erişimin açılması ve nihai anlaşmanın Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi kararıyla onaylanması gibi başlıklar22, İran'ın uluslararası
sisteme kademeli biçimde yeniden eklemlenmesini mümkün kılabilecek bir hatta
seyretmeyi hedeflediklerini işaret ediyor.
Bu nedenle İsrail açısından asıl kırılma, ABD ile geçmişte yaşadığı tüm sorunlara
rağmen, ilk kez bu kadar hayati bir dosyada Washington'la açık biçimde karşı
karşıya23 gelmesidir. Öte yandan, İran'a karşı birlikte askeri güç kullanma kararı
vermişken, savaşın sonunda ABD Tahran'ı kalıcı biçimde tecrit etmek yerine
İran'la kapsamlı bir normalleşme arayışına yönelmiştir.
Halbuki İsrail, Amerikan askeri kapasitesini İran'ı ezmek, tecrit etmek ve bölgesel
denklemden daha kalıcı biçimde dışlamak için kullanabileceğini varsayarken
aynı Amerikan gücünün İran'ı denetlenebilir, baskı altında tutulan ama nihayetinde
tanınan ve sisteme yeniden eklemlenebilir bir aktör olarak masaya taşıyabileceği
ihtimalini hiç hesaba katmamış görünüyor. Bu durum, Washington'ın İsrail'in
güvenliğini gözden çıkardığı anlamına gelmiyor. Aksine, 2027 savunma bütçesi24
ve NDAA taslağında görüldüğü üzere, ABD-İsrail savunma ortaklığı füze savunmasından
ortak Ar-Ge'ye, teknoloji entegrasyonundan savunma sanayii iş birliğine
kadar daha önce benzeri görülmemiş ölçüde kurumsallaşan ve derinleşen bir seviyeye
taşınmış görünüyor.
Karmaşık Gerilim Tam da bu nedenle mevcut tablo daha karmaşık bir gerilime işaret
ediyor. Bir yanda Washington, İsrail'in güvenliğini askeri, teknolojik ve kurumsal
düzeyde giderek daha da güçlendirmeyi sürdürüyor, diğer yanda ise İran dosyasının
siyasi sonucunu yalnızca İsrail'in beklentileri doğrultusunda şekillendirmeye
yanaşmıyor. İsrail'in beklediği sonuç, İran'ın yalnızca nükleer silah tehdidinden
uzaklaştırılması değil, Tahran'ın diplomatik ve ekonomik olarak da daha
fazla ezilmesiydi. Oysa mutabakat zaptı, bütün belirsizliklerine rağmen, İran'ın
yaptırımların gevşetilmesi, petrol gelirlerine erişim, dondurulmuş varlıkların
kullanımı ve Washington-Tahran hattında kontrollü normalleşme ihtimali üzerinden
yeniden sisteme eklemlenebileceği bir çerçeve sunuyor.
Bu nedenle İsrail açısından asıl mesele, ABD ile güvenlik ortaklığının zayıflaması
değil, tam tersine, bu ortaklık daha da derinleşirken, iki ülkenin İran savaşının
siyasi sonuçları konusunda farklı yönlere savrulma ihtimalidir. Washington-Tel
Aviv ilişkileri bir taraftan daha önce benzeri görülmemiş bir askeri-teknolojik
yakınlaşmaya sahne olurken diğer taraftan yine benzeri görülmemiş siyasi
krizlere de gebe görünüyor. Bu gidişatın nerede ve nasıl sonlanacağı ise hâlâ
belirsiz. Belirsiz olan, Amerika'nın İsrail'in güvenliğini koruyup korumayacağı
değil, bu güvenliği korurken İsrail'in İran'a ilişkin maksimalist beklentilerini
ne ölçüde sahiplenmeye devam edeceğidir.
Bu yüzden mevcut süreç yalnızca kim kazandı, kim kaybetti ya da kim kime ne taviz
verdi diye bir denklem üzerinden okunmamalı. Asıl mesele, bu gidişatın sonunda
İsrail'in Amerikan gücüne yaslanarak kurduğu bölgesel üstünlük anlatısının da
sınanmaya başlamasıdır. İsrail askeri olarak kendisini bölgenin en etkili aktörü
gibi görürken diplomatik masada Washington'ın kendi öncelikleri doğrultusunda
hareket ettiğini kabul etmek zorunda kalacak. Bu da savaşın yalnızca İran'ı değil,
İsrail'in Amerika'ya dayalı bölgesel pozisyonunu da yeniden tanımlayan bir
eşiğe dönüştüğünü gösteriyor. İsrail, savaşa girerken Amerikan gücüne dayanarak
ve Trump'ın ilk döneminde hayata geçirilen İbrahim Anlaşmaları'nı bölgedeki
diğer ülkelere de dayatarak bölgenin hâkimi konumuna gelmeyi umuyordu. Ancak beklenenin
aksine, süreç ABD-İran ilişkilerinin normalleşmesine kapı aralayan bambaşka
bir sonuç doğurdu.
Bölgesel Denklemde Yeni Hesap
İsrail'in beklemediği sonuç yalnızca Washington-Tahran hattında kontrollü bir normalleşme
ihtimalinin doğması değildi. Aynı zamanda savaş, bölgedeki diğer aktörlere
Amerikan gücüne, İsrail'in askeri kapasitesine ve İran'ın baskı altında tutulmasına
dayalı bir düzenin ne kadar kırılgan olduğunu da gösterdi. Zira Hürmüz
Boğazı'ndan günde yaklaşık 20 milyon varil petrolün25, yani küresel petrol akışının
neredeyse beşte birinin geçmesi, çatışmanın artık yalnızca bölgesel bir
güvenlik meselesi olarak görülemeyeceğini ortaya koydu. Boğazın kapanması, petrol
fiyatlarından sigorta maliyetlerine26, tanker güzergâhlarından ithalat faturalarına
kadar geniş bir alanda zincirleme etkiler yarattı. Bu nedenle savaşın
gidişatına dair belirsizlik sürse de, meselenin yalnızca İran, İsrail ve ABD üçgeniyle
sınırlı kalmadığı, enerji hatları, ticaret yolları, sınır güvenliği ve
iç siyasi dengeler üzerinden bölge ülkelerini doğrudan etkileyen daha geniş bir
krize dönüştüğü görülüyor. Bu durumu anlamak için, savaşın bölgedeki farklı aktörler
üzerinde nasıl maliyetler ürettiğine de yakından bakmak gerekiyor.
Bölge ülkeleri açısından asıl mesele, savaşın maliyetinin kimin üzerinde birikeceği
ve bundan sonra hangi aktörün hangi riskleri üstlenmeye hazır olacağıdır. Bu
açıdan bakıldığında, savaşın ilk sonucu bölge ülkelerinin neredeyse tamamının
daha temkinli bir pozisyona yönelmesidir. Körfez ülkeleri İran'ın askeri kapasitesinden
ve enerji altyapılarına yönelik saldırılarından endişe ederken aynı zamanda
doğrudan bir Amerikan-İsrail savaşının parçası gibi görünmenin yaratacağı
maliyetleri de hesaplamak zorunda kaldı. Birleşik Arap Emirlikleri27, İsrail
ve Amerika ile hizalanma konusunda daha ileri bir noktada konumlanmış olsa da,
Suudi Arabistan'ın daha temkinli bir tutum sergilediği görüldü. Ancak Riyad'ın
bu temkini, İran'ın tamamen serbest bırakılmasını istediği anlamına gelmiyor. Aksine,
Körfez ülkeleri bir yandan İran'ın askeri ve bölgesel kapasitesinin sınırlandırılmasını
isterken, diğer yandan savaşın Hürmüz Boğazı, petrol akışı ve kendi
enerji altyapıları üzerinden kendilerine yönelmesinin doğurduğu riskle ilk
defa bu kadar çıplak yüzleştiler. Bu nedenle Körfez'in tavrı, İsrail'in beklediği
türden açık ve sınırsız bir hizalanmadan çok, riskleri azaltmaya çalışan kontrollü
bir denge arayışı oldu.
Bu denge arayışının merkezinde enerji güvenliği bulunuyor. Hürmüz Boğazı'nın kapanması,
petrol ve doğal gaz akışındaki kesintiler, tanker güzergâhlarının değişmesi,
sigorta maliyetlerinin artması ve küresel enerji fiyatlarının yükselmesi,
savaşın yalnızca askeri bir kriz olmadığını gösterdi. Enerji fiyatlarındaki her
yükseliş, bölge ülkeleri için farklı sonuçlar doğurmakta: Bazıları için kısa
vadeli bir gelir artışı anlamına gelirken, aynı zamanda ihracat yollarının güvenliği,
yatırım akışlarının sürekliliği ve küresel ekonomide yeni bir durgunluk
ihtimali nedeniyle ciddi bir risk üretiyor. Dolayısıyla Körfez açısından mesele
yalnızca İran'ın sınırlandırılması değil, İran'ın sınırlandırılma biçiminin kendi
güvenlik ve refah düzenlerini sarsmamasıdır.
Mısır örneği, savaşın doğrudan cephe hattında yer almayan ülkeleri bile nasıl kırılgan
hale getirdiğini gösteriyor. Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı üzerinden yaşanan
ticaret daralması, deniz taşımacılığındaki risk algısı ve enerji fiyatlarındaki
yükseliş, Kahire açısından askeri değil ekonomik bir güvenlik meselesi üretiyor.
Savaş genişledikçe gemilerin rotalarını değiştirmesi, Süveyş gelirlerinin
düşmesi, ithalat maliyetlerinin artması ve enflasyon baskısının büyümesi ihtimali,
Mısır gibi zaten ekonomik kırılganlıklarla mücadele eden ülkeleri daha ağır
bir tabloyla karşı karşıya bırakıyor. Bu da bölgesel savaşların artık yalnızca
ilgili taraflarla sınırlı kalmadığını, ticaret yollarına, enerji akışına ve döviz
dengesine bağımlı bütün ülkeleri etkilediğini ortaya koyuyor.
Türkiye ve Azerbaycan'ın pozisyonu
Türkiye ve Azerbaycan'ın pozisyonu da bu yeni hesabın başka bir boyutuna işaret
ediyor. Ankara ve Bakü açısından mesele, İran'a karşı askeri bir cepheye katılmaktan
çok, bölgesel istikrarı, ticaret koridorlarını, enerji güvenliğini ve sınır
hatlarını korumak oldu. Türkiye NATO mimarisi içinde yer alsa da İran'la doğrudan
bir askeri çatışmaya sürüklenmenin hem ekonomik hem de güvenlik maliyetlerini
göze almamakta, bu nedenle savaşı kendi meselesi haline getirmekten kaçınmıştır.
Azerbaycan açısından da İran'la sınır, transit hatları ve bölgesel denge
hassasiyetleri dikkate alındığında benzer bir temkin söz konusudur. İsrail, son
yıllarda Azerbaycan'la ilişkilerini geliştirmiş olsa da İran söz konusu olduğunda
her ülkenin kendi ulusal çıkarlarını öncelediğini görmüş oldu. Bölge ülkelerinin,
İsrail'in arkasına takılarak kendi hamaset politikalarının hesabını görmeye
yönelik basit bir siyasi denklemin parçası olmayacağını anlaması, İsrail'in
bu ülkeleri fazlasıyla hafife almış olabileceğini de ortaya koydu.
Irak ise bu denklemin en kırılgan halkalarından biri olarak ortaya çıktı. Çünkü
Irak için ABDİran gerilimi dışarıda yaşanan bir kriz değil, doğrudan içeride yankı
bulan bir güvenlik sorunu. İran bağlantılı silahlı grupların devlet yapısı
içindeki ağırlığı, Amerikan varlığı, enerji bağımlılığı ve toplumsal hafızadaki
2003 işgali, Bağdat'ın tarafsız kalma iddiasını son derece zorlaştırıyor. Irak'ın
bu süreçte yeniden bir vekâlet savaşları sahasına dönüşmesi ihtimali, savaşın
bölgeyi yalnızca devletler arası cepheler üzerinden değil, iç içe geçmiş milis
ağları, siyasi sadakatler ve kırılgan devlet yapıları üzerinden de sarsabileceğini
gösteriyor.
Bu nedenle bölgesel denklemde ortaya çıkan yeni hesap şudur: İran'ın zayıflamış
olması tercih edilebilir, ancak İran'ın tamamen istikrarsızlaştırılması, sınır
aşan ekonomik, güvenlik ve enerji krizleri doğurabilir. Tersinden, İsrail'in askeri
üstünlüğü bölgede kabul edilen bir gerçek olsa da, bu üstünlüğün bölgeyi tek
başına düzenleyebilecek siyasi bir kapasiteye dönüşmesine kimse razı görünmemekte.
Bölge ülkeleri, İsrail'in güvenliğini merkeze alan bir stratejinin kendi
limanlarını, boğazlarını, enerji tesislerini, sınır ticaretini ve iç dengelerini
riske atmasını istemiyor.
Gelinen aşamada, ABD'nin, İbrahim Anlaşmaları üzerinden İsrail'in bölge ülkeleriyle
ilişkilerini normalleştirme mantığı da daha karmaşık hale geliyor. İsrail,
savaş öncesinde Amerikan desteği ve İran karşıtlığı üzerinden Arap başkentleriyle
daha geniş bir stratejik hizalanma kurabileceğini varsayıyordu. Ancak savaşın
ürettiği ekonomik ve güvenlik maliyetleri, bölge ülkelerinin İsrail merkezli
bir bölgesel düzene kayıtsız şartsız eklemlenmeye hazır olmadığını gösterdi. Körfez
ülkeleri İran'dan rahatsızlık duysa da, İran'la savaşın kendi topraklarına,
enerji altyapılarına veya ticaret yollarına taşınmasını istemiyor. Dahası, bu
ülkelerin siyasi liderlikleri İsrail'le farklı düzeylerde temas içinde olsa da,
hiçbiri kendi halklarının Gazze'de yaşanan katliamı unutmadığını göz ardı edemez.
Dolayısıyla savaşın bölgesel sonucu, İsrail'in umduğu gibi İran karşıtı bloğun otomatik
biçimde genişlemesi olmadı. Aksine, bölge aktörleri Amerikan gücünün sağladığı
güvenlik şemsiyesinden yararlanmakla, bu gücün başlatabileceği bir tırmanmanın
maliyetlerinden korunmak arasında daha dikkatli bir dengeyi nasıl kurabileceğini
düşünmekte.
Stratejik Açık
Bu durum, İsrail açısından önemli bir stratejik açığı da ortaya koyuyor. 7 Ekim'deki
Hamas saldırısının ardından Gazze'de işlenen onca kıyımı kimse durduramadı,
ancak İsrail bu süreçte, bölgede giderek yalnızca askerî güce başvurmasını bilen
bir aktöre dönüştü. Kendisini tarihsel olarak en güçlü anında görürken ve maksimalist
politikalarını Amerika'yı da hamisi konumuna getirerek bölgeye dayatabileceğini
varsayarken bölge halklarını kaybettiğini göz ardı etti. Bu nedenle,
mevcut koşullarda hiçbir bölge ülkesinin İran'a karşı bir savaşta İsrail'le yan
yana durarak bunun ekonomik ve siyasi bedellerini üstlenmeyeceğini de anlayamadı.
Başka bir ifadeyle, İsrail, Trump'ın başkanlığını İran'a saldırı için en
uygun fırsat penceresi olarak görürken gerçekte böyle bir hamle için en olmayacak
ve en elverişsiz konjonktürde hareket ettiğini fark edemedi.
Sonuçta mevcut savaş, yalnızca İran'ın askeri kapasitesini değil, bölgesel düzen
fikrinin kendisini de sınadı. ABD, İran'ı tamamen denklem dışına itmek yerine
onu denetlenebilir ve baskı altında tutulabilir bir aktör olarak masaya çekmeye
yönelirken, bölge ülkeleri de İsrail'in maksimalist güvenlik talepleriyle kendi
ekonomik ve güvenlik çıkarları arasındaki mesafeyi daha açık biçimde görmeye
başladı. Bu nedenle yeni bölgesel hesap, İran'ın zayıflatıldığı ama tümüyle dışlanmadığı,
İsrail'in güçlendiği ama tek başına belirleyici olamadığı, ABD'nin ise
askeri üstünlüğünü diplomatik maliyetleri yönetmek için kullanmak zorunda kaldığı
daha karmaşık bir dengeye işaret ediyor.
-iDeal Haber Merkezi-
- twitter.com/iDealDataHaber // www.idealdata.com.tr -